Beslemeler:
Yazılar
Yorumlar

“”Türk denizciliği” tabirini niye kullandığıma gelince, Osmanlı döneminden bahsediyor olsam “Osmanlı denizciliğini” kullanırdım, ama şu andan bahsediyorum, dolayısıyla onu kullanamam.

O zaman haklı olarak itiraz edebilirsin niye “Türk denizciliği” yerine “Türkiye denizciliği”ni kullanmadın diye. Onu kullanmayı düşündüm, ama bahsettiğimiz denizcilik Türkiye’nin Türkçe konuşulan bölgelerinde icra edildiği için sırf konuşulan dile referans yapmak için (herhangi bir etnik kimliğe değil) “Türk”ü kullandım, yani milliyetçi saikim yoktu. Unutmayalım ki, bahsettiğimiz denizcilik terimleri etimolojik kökleri ne olursa olsun Türkçenin denizcilik terimleri, yani Türkçenin dilsel ve kültürel mirasının parçaları.”

http://yelkenkurek.blogspot.com/2010/07/osmanlda-cutter-kotra-arma-terimleri.html?showComment=1299582077165#c7050242949393054963

Yukarıdaki cümleler Türkçe denizcilik dilinin bir etimolojik sözlüğü olup olmadığıyla ilgili bir tartışmadan. beni ifade edilen konular üzerine biraz daha derinlemesine düşünmeye itti. Açıkçası bu hata sık sık yapılıyor. Kullanılan denizcilik terimlerinin Türkçenin dilsel ve kültürel mirasının bir parçası olduğunu sanmıyorum. Böyle bir mirastan nasıl bahsedilebilir? Bu kelimelerin veya terimlerin nasıl bir ortamda doğduklarını tam olarak bilmiyoruz ama eldeki veriler, denizcilik açısından baktığımızda, başlangıçta Türkçe konuşanların epey azınlıkta olmuş olabileceğini gösteriyor. Yani Türkçe dili bu topraklara gelirken yanında birtakım denizcilik terimleri getirdi demek epey zor. Terimler incelendiğinde bu ortaya çıkıyor. O zaman böyle bir mirastan bahsetmek de hayli zor. Üstelik böyle bir dilsel ve kültürel mirastan bahsetmeye başlamadan önce, herhangi bir gemide nasıl bir dil dünyası söz konusuydu, eğer birden fazla dil konuşuluyorduysa (örneğin yelkenlilerde ve limanlarda) hangi dil daha baskındı, var olan denizcilik terimlerinin bu baskın dille nasıl bir bağlantıları vardı gibi soruların cevaplanması gerekiyor. Bir dilsel miras elbette var ama bunun başlangıcı çok farklı bir yerde. Köken olarak bakıldığında, Yunanlılar üzerinden İtalyan yarımadası dillerinin getirdiği bir mirastan bahsedilebilir ancak. Bugün bize Osmanlı’nın deniz ilişkileri dünyasından ulaşmış bu miras büyük ölçüde budur. Türkçeden kanımca epey az etkilendiği görülüyor bu mirasın. Osmanlı’nın ekledikleri olmuştur; özellikle modern denizciliğin benimsenmeye başlamasıyla. Ama burada da terimler daha çok Osmanlıcanın Türkçe olmayan sözcük dağarcığından gelmektedir. Bu elbette Türkçenin hiç etkisi olmamıştır demek değildir. Daha az eğitimli gemici/denizci/balıkçılar arasında Yunanca kökenli terimlerin yanında Türkçe kökenli terimler de olmuştur ama bunların toplam içindeki oranı, bugün kullanılan denizcilik terimlerinin köken olarak Türkçenin dilsel ve kültürel mirasının parçası olduğunu göstermekten uzaktır, böyle bir iddiayı desteklememektedir.

Diğer konuya gelince, bu söylediklerimin aslında ‘Türk denizciliği’ tabiriyle pek bir ilgisi yok. Ben kendi adıma böyle bir ifade kullanmayı tercih etmediğimi söyledim. İsteyen kullanabilir. Evet, bir parça milliyetçi buluyorum. Çünkü denizcilik uğraşısının bu şekilde etnik çizgiler bağlamında ayrılamayacağını düşünüyorum. Eğer birileri çıkıp dünya denizlerini Türk denizi, Yunan denizi, Fransız denizi şeklinde ayırmayı başarırsa, sanırım o zaman bu tür ifadeler kullanmaya başlayabiliriz. Örneğin, eğer kendimi bir kategoriye oturtacaksam, herhalde Ege denizcisi en uygun seçenek olacaktır. Çünkü kendimi en rahat hissettiğim, en aşina olduğum ve hakkında en fazla bilgim olan deniz bu deniz. Üstelik belki de güney Ege denizcisi demem daha da uygun olabilir. Örneğin on dokuzuncu yüzyılda Akdeniz’de cirit atan yelkenli yük gemisi kaptanları da bence Akdeniz denizcileriydi.

Ama eğer resmi işlemlerden bahsediyorsak, teknenin ve kaptanın kâğıtları falan, o zaman bir Türk veya Fransız teknesinden, gemisinden, kaptanından, denizcisinden bahsedilebilir. Ama tartıştığımız kelime denizcilikse bu ancak bir deniz hakkında olabileceğinden ve de eğer gemicilerin veya denizcilerin hangi ülkelere ait olduğundan bahsetmiyorsak, denizcilikleri etnik terimlerle ifade etmek bence gayet anlamsız olup karada var olan etnik milliyetçiliğin yansımasından başka bir şey değildir. Eğer bir ülkenin kendine özgü denizciliğinden bahsediyorsak, burada aslında genel denizcilik uğraşısı veya mesleği bakımından diğer ülkelerin denizcilikleriyle büyük farklılıklar yoktur. Amerika vatandaşı bir denizcinin tiramola atarken izleyeceği yöntem Türkiye vatandaşı bir denizcininkinden çok farklı değildir ve olamaz da. Ancak farklı denizlerde yelken açmanın getirdiği bazı farklı uygulamalar, yöntemler, tekne tipleri vs olabilir ama bu sonuçta birbirine komşu iki ülke arasında, örneğin Türkiye ile Yunanistan’ın durumunda, Yunan ve Türk denizcilikleri şeklinde bir ayrımı gerektirecek kadar büyük olamaz. Örneğin her iki tarafta da tirhandil vardır. Bu ne Yunan ne de Türk denizciliğinin tekne tipidir. Ege Denizi’nin yol açtığı denizcilik kültürünün bir sonucudur. Bir tarafta Yunanlılar yerine Arnavutlar, diğer tarafta da Araplar olsaydı, o zaman tirhandil de ya Arnavut ya da Arap denizciliğinin teknesi olacaktı. Oysa doğru yaklaşım belli bir denize mal etmektir bu tekne tiplerini ki, bu durumda, yani tirhandilin durumunda, belki de Sicilya’ya kadar uzanan, Adriyatik Denizi’ni de kapsayan daha geniş bir bölge bağlamında düşünmek daha doğru olacaktır.

Diğer yandan, Türk, Fransız, Yunan denizciliği şeklindeki milliyetçi veya etnik ifadelerin anlamlı olduğu bir alan vardır ve bu deniz kuvvetleridir. Ancak burada denizcilikler, daha doğrusu deniz savaşçılıkları karşılaştırılabilir ki, bu tür etnik ve milliyetçi ifadelerin kökeninde olan da kanımca budur. Bu da elbette denizciliğin bir alanıdır ama denizciliğin tamamı bu değildir. Burada örneğin Türk, Yunan, Venedik veya İngiliz denizciliklerinden bahsedilebilir. Bu bağlamda farklı denizcilik ve gemi yapma becerileri de söz konusu olabilir. Yine aynı şekilde modern yaşamın, alışkanlıkların getirdiği rekabetçi ruhun yansıması olarak bu tür ifadeler anlamlı olabilir. Ama bu bağlamda tabii Bodrum ve İstanbul denizcileri gibi bir durum da söz konusu olabilir. Buradaki denizciler ve denizcilikler sonuç olarak karaya ait bir yeri temsil ettikleri ölçüde ve ettiklerinden dolayı bu tür ibareler alır. Bir gruba ait olmak bu tür faaliyetlerde mümkün olabilir. Aksi takdirde, bir denizci ve deniciliği bir denize aittir; kara yaşamının uzantısı kavram ve değerlerle ifade edilmemelidir.

Kaldığım yerden devam edecek olursam, dediğim gibi ben modern Türk etnik kimliğinin kökeninin yine modern çağdaki grup değişim süreçlerinde aranması gerektiğini düşünüyorum. Grup değişim süreçlerinden kastım, grupların evrimi (yani birleşerek daha büyük gruplar yaratmaları veya bölünerek daha küçük gruplara dönüşmeleri) ve yaşadıkları bu evrimi anlamlandırmak ve gerekçelendirmek için ürettikleri kimlikler ve anlatılar. Ama etnisite fenomeninin ve etnik kimlik modelinin ilk defa modern çağda ortaya çıktığını iddia etmiyorum. Böyle bir model çok erken dönemlerden, örneğin Demir Çağından itibaren, görülmeye başlıyor. Bununla beraber modelin kendisinin de önemli değişiklikler geçirmiş olabileceği ihtimalini, Demir Çağında ve Antik Çağda kullanılmış etnik kimlik modelinin bugün kullandığımız etnik kimlik modelinden epey farklı olabileceği ihtimalini de dikkate almak gerekiyor. Modern etnik kimlik modeli kan bağı şemasına dayanıyor. Bu şemaya göre, daha doğrusu bu kültürel şemayı benimsemiş insanlara göre, insanlık ortak soydan gelen çeşitli gruplardan oluşuyor. Aynı soydan gelmek, soyun diğer üyeleriyle (bu durumda etnik olarak tanımladığımız büyük grup) doğuştan gelen ortak özellikler paylaşmak oluyor. Kısa ve genel bir tanım düşündüğümüzde, etnik kimlik veya etnisite modeli böyle bir şemaya dayanır. Her ne kadar farklı modellerin olduğu ileri sürülebilecekse de, sonuçta tüm modeller aynı şemaya dayanmaktadır. Bu şemayı benimsemiş insanların en azından bir kısmına göre, etnik kimliklerin kökenleri teorik olarak o topluluğu ortaya çıkarmış bir ilk ataya gider. Dolayısıyla bu kültürel şemayı benimsemiş veya ona göre hareket insanlara göre, bugün mevcut tüm toplulukların kökenleri binlerce, bazı durumlarda da on binlerce yıl öncesine gittiği varsayılan ortak atalara veya ortak ilk gruplara gider. Ayrıca bu kökenler birbirlerinden ayrı kökenlerdir. Kökenler sonunda tek bir kökene gitmez; insanlığın kökeni birbiriyle buluşmayan yüzlerce ve hatta binlerce faklı kökenin bir arada var oluşuyla açıklanır. Tek bir kan bağı değil, farklı kan bağları vardır. Her bir etnik grup sanki farklı bir ırk olarak düşünülmüştür. Modern Türk etnik kimliği de bu tür bir kimliktir. Okumaya Devam »

Türk Teriminin Kökeni

Türk kavramını, eğer tamamen tarihsel verilere bağlı kalacaksak, bir Köktürklerde, bir Türk olmayan edilmeyen unsurlarda (Avrupalılar, Araplar, Çinliler) bir de on dokuzuncu yüzyılın sonunda Osmanlı coğrafyasında görüyoruz. Köktürkler kendilerine Türk demişler. Köktürk terimi modern bir icat. Orhun yazıtları dikkatli bir şekilde okunduğunda bu terimin bir grup adı olmadığı, Türk denen grubu Tengri’yle bağlantılandırmada kullanıldığı anlaşılıyor. Ya da ona yakın bir şey. Köktürklerin adı Türk ve sanırım Türk kavramının öyküsünün de, en azından bir sözcük olarak, onlarla birlikte başladığını söyleyebiliriz ama neredeyse on dokuzuncu yüzyılın sonunda kadar yukarıda sıraladığım toplulukların dışında kullanan yok. Okumaya Devam »

Orhun Yazıtları nedir sorusu yöneltildiğinde karşılaşacağımız yanıtlar içeriksel değil, belli bir simgenin verilmesiyle ilgilidir. Bu yanıtların neredeyse hepsinin ortak noktası Orhun Yazıtları’nın kendisini sorgulamamak, bu yazıtlara sadece bir simge olarak yaklaşmaktır. Orhun Yazıtları Türk tarihinin başlangıcıdır, Türklerin tarih sahnesine çıkışıdır; bunu simgeler. Bunu yaparken bir kurgu oluşturulur ve bu kurgu hiçbir şekilde neden Orhun Yazıtları’nın bir başlangıç olarak alınması gerektiğini açıklamaz. Üstelik bir başlangıç olamayacağı yazıtların kendisinden anlaşılır.

Dolayısıyla burada çok farklı bir süreç söz konusudur. Orhun Yazıtları’nın bir başlangıcı veya bu başlangıcın en önemli dönüm noktasını temsil etmesi aslında daha çok Türkiye Cumhuriyeti’nin başlangıcıyla ilişkilidir. Orhun Yazıtları’nı bir başlangıç olarak oluşturan, yeniden üreten ve belli bir şekilde okuyan, bu okumayı hegemonik bir unsura dönüştüren Türkiye Cumhuriyeti “resmi” tarihçiliği olmuştur.

Bu tek sesli bir okumadır. Sadece devletin sesini duyarız Orhun Yazıtları’nın günümüzdeki hâkim yorumunda. Bu yorumda elbette çeşitli farklı yorumcular, yani tarihçiler ve araştırmacılar yer almıştır ama bunların hiçbiri Orhun Yazıtları’nda farklı seslerin izini takip etmeye veya bu yazıtlardan farklı yorumlar üretmeye çalışmamıştır. Elbette yazıtlarının orijinal sahibinin veya sahiplerinin seslerine sadık kalmak gerekiyor. Neticede bu yazıt belli bir görüşün, belli bir bakış açısının ürünü olduğundan bu bakış açısı elden geldiğince korunmalı. Fakat bu bizi bu bakış açısının niteliğini sorgulamaktan ve farklı öyküleri hissettirip hissettirmediğini sormaktan alıkoymamalı. Okumaya Devam »

17 Şubat 2007 Cumartesi

Cuma günkü ilk buluşmamızı iz sürmek konusunu tartışarak kapattık. Sanırım bir sonraki buluşmamızı bu konuyla açmak yerinde olacak.

İki tür iz sürmeden bahsedebiliriz. Bunlardan biri bugün bize ulaşmış metinler ve arkeolojik bulgular arasında hâkim sesin ve seslerin izlerini sürmektir. İkincisiyse yine aynı metin ve arkeolojik bulgularda aralarda kaybolmuş mâdunun, altta olanın sesinin, onun öyküsünün izinin sürülmesidir. İz sürmenin bu ikinci türü hiç de kolay değildir. Birinci de en büyük sorun doğru izi sürmekken, ikinci de iz bile yoktur ortada. İlk önce bulup çıkartılması gerekmektedir. Tarih genellikle hegemonyanın yarattığı arşivler kullanılarak yazıldığından, farklı seslerin tarihe katılabilmesi için ilk önce farklı arşivlerin yaratılması gerekmektedir. Çoğu kez bu arşivleri yaratacak bulgu ve metinler yoktur, hiçbir zaman üretilmemiş, hiçbir zaman yazılmamıştır. Dolayısıyla var olan hâkim arşivlerin okunması, aralarda kaybolmuş seslerin ortaya çıkartılması gerekir. Örneğin, Orhun Yazıtları’na bu şekilde yaklaşmak mümkün müdür? Bu buluşmamızın başlangıcında bu noktaya değineceğiz.

Son yıllarda farklı bir iz sürme yöntemi daha belirmiştir. Y-geni ve mitokondriyal DNA aracılığıyla en azından göç yolları üzerine on binlerce yıl öncesine giden çalışmalar yapmak mümkün hale gelmiştir. Her geçen gün daha yetkinleşen bu çalışmalar, geçmişte ne tür karışmaların olduğunu gösterebilmektedir. Örneğin, Orta Asya’dan Ortadoğu’ya olan göçler gerçekten kalabalık toplulukların yer değiştirmeleri olarak mı anlaşılmalı? Antikçağın Pers İmparatorluğu ne kadar Hint-İran topluluklarına dayanıyordu? Türkçe konuşan toplulukların Anadolu’ya göçü bu topraklara ne kadar insanın gelmesine neden oldu? Genetik çalışmalar her iki durumda da bu yerlerde var olan nüfus yapısının çok fazla değişmediğini göstermektedir. O zaman ne tür bir kültürel değişmeden bahsedebiliriz? Ne tür izler söz konusudur? Diller değişip kültürler aynı kalabilir mi? Bugün var olan etnik kimlikler genetik çalışmalar bağlamında nasıl değerlendirilmeli? Yoksa genetik kimliklerin baskın söylem halini alacağı bir dünyaya doğru mu gidiyoruz? İkinci bölüm yeni bir çalışma alanı olarak genler üzerinden yapılan iz sürmeyi, arkeolojiyi anlamaya çalışmak olacak.

Bu arada madun kelimesi Ferit Devellioğlu’nun Osmanlıca-Türkçe sözlüğünde şöyle tanımlanmış.

Mâ-dûn: alt, aşağı derece, emir itibarıyla aşağıda olan [“mâ-fevk” karşılığı]. Burada asıl anlamı veren dûn sözcüğü. Anlamı, 1.aşağı, aşağılık; 2.alçak, soysuz kimse; 3. altta, aşağıda. Baht-ı dûn: alçak talih. Dünyâ-yi dûn: aşağılık dünya. Mâ bir ek, o şey ki, şu nesne, veya …daki şeklinde okunmasını sağlıyor sözcüğün. Bu sözcük bugün madun olarak yazılıyor; ben mâdun yazılışını tercih ediyorum. Aslında u sesini de inceltmek gerekiyor. Tarih çalışmaları açısından anlamı, altta olanların, sesi metinlere yansımayanların ve çok sınırlı şekilde yansıyanların tarihini yazmak oluyor. Algılanmayanın, algılanmamışın, bir tür tarih öncesinin tarihini yazılması olarak da anlaşılabilir.

Asya’ya sıçrayış

Tam bu noktada Asya’ya sıçrayabiliriz. Bu ilişkiyle uğraşmanın şu anda var olan en iki farklı yöntemi vardır. Bunları kabacı Batı ve Doğu yöntemleri diye ikiye ayırabiliriz. Batı ve Doğu medeniyetlerinin farklı düşünme şekilleri geliştirdikleri konusuna daha önceki bir seminerde değinmiştik. Şu anda bu konuya girmeyeceğim. Sadece burada şekillendirdiğim bu ilişkinin çözümü konusunda Doğu düşüncesinin kanımca çok daha etkili bir yöntem sunduğuna değinmekle yetineceğim.

Sanırım bu tartışma dizisinin Doğu hakkında olmasının ilk nedeni böyle bir farklılığın olması. Bu farklılığı mutlak sınırlar içinde düşünmemiz gerekmiyor. Batılıların hepsi Batı yöntemiyle ve Doğuluların hepsi de Doğu yöntemiyle düşünüyor diye bir iddia da bulunmamız gerekmiyor. Batı’da Doğulu yöntemiyle düşünenler olduğu gibi, Doğu’da da Batı yöntemiyle düşünenler bulunmaktadır. Bu arada elbette melez yapılar da vardır.

Böyle bir ayrımdan bahsetmek bizi haliyle Doğu’yu Batı’dan ayıran çizginin nerede olduğu sorusuna getiriyor ki bu önem vermemiz gereken bir ayrıntı. Türkiye Doğu’da mı, yoksa Batı’da mı? Bu soruya siyasi açıdan yaklaştığımızda Türkiye’nin Doğu’nun bir parçası olduğu düşünülecektir ama hangi Doğu? Doğu dediğimiz şey aslında epey büyük. Bir an için coğrafi sınırları unutup Batı’nın ötekisi olarak Doğu üzerinde yoğunlaştığımızda, bu Doğu kurgusunun aslında epey geniş bir alanı ve muazzam bir çeşitliliği kapsadığını görürüz. Okumaya Devam »

17 Şubat 2007 Cumartesi

Bu yazı yukarıda adını verdiğim seminerde birkaç gün boyunca yaptığım sunumun giriş bölümünü oluşturuyor. Burada daha çok tarih alanına, tarihçiliğe nasıl yaklaştığımı özetlemeye çalıştım. Muhtemelen seminerin getirdiği kısıtlamalardan ötürü biraz kısa geçtim herbir noktayı. Herhalde zamanla daha ayrıntılı bir şekilde tekrar değineceğim.

İskender’in [Savaşır] Uzakdoğu’dan Ortadoğu’ya İrfan ya da Bilgelik Kültürü olarak özetlediği tartışma toplantılarına hoş geldiniz. Üç kişi şeklinde yürüteceğiz bu tartışma dizisini: İskender, Zeynep [Sayın] ve ben. Mayıs ayına kadar sürmesi beklenen bu seminerin ilk birkaç oturumunu daha çok ben üstleneceğim.

Bu ilk oturumlarda konumuz kabaca Orta Asya tarihinin yaklaşık 11. yüzyıla kadarki dönemi süresince bu bölgede var olmuş toplulukların etkileşimleri olacak. Bu etkileşimleri çeşitli konular üzerine düşüncelerimi sunarak aktarmaya çalışacağım. İskender’in deyimiyle bir mutfak çalışması şeklinde geçecek bu tartışmalar dizisi. Yani kendi aramızda zaman zaman yürütmekte olduğumuz tartışmaları daha geniş bir boyutta, sizle birlikte yürüteceğiz. Bu ilk oturumu da kafa karıştırıcı çeşitli ayrıntıları sunmaya çalışacağım bir giriş şeklinde tasarladım.

Çalışma Alanımın zamansal ve uzamsal tanımı

İlk önce bir parça kendi yaklaşımımdan bahsedeyim. Yer olarak üzerinde çalıştığım bölge Yakındoğu, yani Balkanlar’dan Orta Asya’ya uzanan bölge olarak tanımlanabilir. Bu bölgede özellikle yoğunlaştığım alansa Anadolu ve Balkanlar; Orta Asya’yla ilgilenmemse bu bölgedeki çeşitli tarihsel gelişimleri açıklamayla sınırlı kalıyor. Dönem olarak da, Orta Asya’da en fazla on üçüncü yüzyıla kadar, Anadolu ve Balkanlar’daysa yirminci yüzyılın başına kadar uzanıyorum. Zamansal ve uzamsal açılardan baktığımda, çalışma alanımı bu şekilde tanımlayabilirim.

Neyle Uğraşıyorum?

Neyle uğraştığıma gelince, daha çok insan toplulukları, grupları arasındaki etkileşimlerle, bu etkileşimlere bağlı olarak ortaya çıkan kültürel ve medeniyetsel değişimlerle ilgileniyorum. Bu ikisinin içine dinsel, dilsel değişimleri de katabiliriz. Sanırım bu noktada kültür ve medeniyet denen şeyleri nasıl tanımladığımı açıklamam gerekiyor. Her iki kavram da bugüne kadar çeşitli şekillerde tanımlanmış kavramlar. Bu yüzden aslında bu kavramları kullanmamak daha iyi bir tercih olabilir ama ne yazık ki bunların yerini alacak başka kavramlar henüz türetilemedi. Dolayısıyla ben de bunları kullanacağım.

Grup

İnsan topluluk halinde var olan bir hayvan, bir canlı. İnsan bağımsız birey olarak değil, toplumsal birey olarak var olur. Bu tüm hayvanlara özgü bir durumdur. Bazı kedi türlerinde var olma bireysel birey biçimindedir ama bunlar da bile, insanla karşılaştırıldığında çok daha az ve sınırlı düzeyde bir toplumsallık söz konusudur. İnsanın toplumsallığı epey derin ve karmaşıktır. Bizim için grup yaşamı zorunluluk, bireysel yaşamsa çeşitli psikolojik zorlukları da beraberinde getirecek çok az rastlanan bir istisnadır.

İnsan gruplaşmasının bir üst sınırı vardır. Bu, Homo sapiens sapiens türünün biyolojik yapısının dayattığı bir parametredir; kontrolümüz dışında bir parametredir. Bu üst sınır 146’dır. Yani insanların doğal halleriyle oluşturacakları grup büyüklüğünün üst sınırı 150 kişi civarındadır. Bu rakam insan beyninin kabaca diğerleriyle etkileşimleri işlemeden sorumlu neocorteks bölümünün kapasitesiyle bağlantılıdır. Neokorteksin kapasitesi daha büyük grupları kaldırmaz. Eğer bir insanın birkaç yüz kişiyle ilişkisi varsa, bunların hepsiyle yakın ilişkisi yoktur. Bir insan bine yakın başka insanı tanıyabilir ama bu biniyle yakın, kişisel ilişkisi yoktur. Doğal gruptan kastedilen, yakın, kişisel ilişkilerin oluşturduğu gruptur. Bu kişilerin hepsinin aynı grubun üyeleri olması da gerekmemektedir. En azından bu günümüzde artık böyle değildir ama tek bir bireyin yakın grubu bu rakamı geçemez. Bu biyolojik olarak mümkün değildir.

Bu grup üst sınırı, gruplar bu sınırı aşmadığı sürece bir sorun teşkil etmez. Kişilerin teker teker sahip oldukları gruplar, grup 150 kişinin altında olduğu sürece aynı gruba karşılık gelir. Yani herkesi grubu aynıdır. Sorun, daha büyük gruplar ortaya çıktığında belirir. Kalabalıklaşma, doğal gruplarda var olan durumun bozulmasına yol açar. 500 kişilik bir grupta yukarıda bahsettiğimiz türden bir örtüşme gerçekleşmez. Hiçbir bireyin özel grubu tüm grupla örtüşmez. Bu da söz konusun grubun üyeleri açısından bakıldığında farklı bir evreyi başlatır. O ana kadar farklı alt grupların birleştirilmesi, birbiriyle kaynaştırılması gibi bir sorun yoktur; bu noktadan itibaren böyle bir sorun belirmiştir. İki farklı durum belirir. Birincisinden bahsettik. Hiç kimsenin kendi özel grubu bireylerin hepsinin oluşturduğu ana grupla çakışmaz; Ana grubun içinde birden fazla alt grup vardır ve bunların ortak bir çatı altında birleştirilmesi gerekmektedir. İkinci sorunsa bazı bireylerin birbirlerine benzemelerinden ötürü bazı kişilerin özel gruplarının da birbirine benzeyeceği ama diğer yandan bazı kişilerin de bu birbirine benzeyen özel gruplardan oluşan alt grupların sınırlarında kalacağı, melezleşecekleridir. Yani hem tek bir çatı altında toplanacak değerler oluşturma sorunu hem de bir çokkültürlülük sorunu vardır. 500 kişilik bir grup hâlâ çok ufaktır ama karşımıza 100,000 ve hatta bir milyonluk grup çıktığında, her iki sorun da epey karmaşık boyutlara ulaşacaktır. Okumaya Devam »

Herkese merhaba!

Henüz yapım aşamasında.

Follow

Get every new post delivered to your Inbox.